Bu ülkede şiiri düşünmek, şiirin hayatla, ortamla, felsefeyle ilişkisinin tutamaklarını ortaya koyabilmek; bir anlamda şiirin, edebiyatın filozofi ile kesiştiği ara bölgeleri; ne şiirin ne de filozofça düşünmenin artık bağımsızlaşamadığı ortak bir vulvada kendileri kadar, birbirlerine de mahkûm olduğu o ânı yakalabilmek, imkânsız denebilecek kadar güçtür.
20. yüzyılın başında etkili devinimlerle gelişen militarize modernleşme deneyimi, ortak hafıza bozgunu ile birlikte, şairi de, şiiri de ölçüleri merkezden belirlenen giysileri kuşanmaya mecbur eder. Duygularıyla başbaşadır entelektüel (şair), istikametini de ona göre çizmektedir. Bu dönemde iktidarın ürettiği kültürel çevre, hemen herşeyin olduğu kadar, edebiyatın da çerçevesini belirler. Entelektüel, bu çevreden biri olarak, dayatılan çerçeveye uyum göstermekte pek de zorlanmaz. Bu inşa projesinin “üretilmiş” entelektüeli olarak “aydınlanmaya” katkıda bulunmalıdır. Bir düşünce geleneği içinden gelerek ve bu bilgi birikimini içselleştirerek değil, işgalden kurtulmuş bir halkın başında bulunanların isterlerine uygun yönde bilgi üreterek varolmayı seçmiş, bir anlamda seçmek zorunda bırakılmıştır.
20. yüzyılla birlikte ileri aşamalar kaydeden kapitalizm ve onun ahlak ve düşünüş biçimi, doğu toplumlarının belleğini Hegelyen tarih tasarımının gereğince derin izler bırakarak sarstı. Neredeyse iki yüz yıldan bu yana dillere pelesenk olan “muasır medeniyet/uygar dünya” söylemi, hepimizin işe yaramaz ilkeller olduğumuz dayatması, bir yandan Haçlının Akıncıdan aldığı intikamı simgelerken, bir yandan da batılıların dinmez iştihası karşısında doğuluların yıkımını ve dünyanın şekillendirildiği masada söz sahibi olması imkânsız hüküm kâtipliği rolüne layık görüldüğünü ortaya koydu.
Doğululuğun ideolojisi, batı karşısında, mağara istiaresindeki duvarın dibinde oturarak gölgeleri seyreden insanların haline benzemektedir. Kabaca şöyle denebilir: Gölgeler bizim hakikatimiz olmuştur. “Biz artık kendimizi o gölgeler âleminde kavrayabiliyoruz ancak, eğer gölgeler âleminde boy gösterebilirsek kendimize var diyebiliriz” vargısı hem iktidarın doğasına, hem de toplumların belleğine kazınmış oldu. Ve yine böylelikle, kendine ait kaygular, düşünceler ve kendine özgü nitemlere sahip özne dünyasını kuramamak bir şekilde yazgı haline getirildi.
Kendi toprağında Marko Polo...
Marko Polo... Batının efsanevi gezgini. Doğunun zenginliklerini batıya taşıyan İpek Yolunun şövalyesi. Cumhuriyet’in imal ettiği ilk dönem entelektüelini derin bir yabancılaşma ikliminin Marko Poloları sayabiliriz. İlginçtir, bu Marko Pololuğu silip süpürecek kıvılcım Türkiye’de kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkar. Milli Şef’in devr-i hükümetinde ve Milli Şef’in kanatları altında... Bir anlamda milli burjuvazinin en etkin temsilciliğini yürüten İnönü rejimi ters yönde akıntıya tutularak kapitalizmin cazibe noktasına doğru kaymak zorunda kalacak ve 46 ruhu ile birlikte çevreden merkeze akan uluslararası finans sistemlerinin etkisi altındaki hükümetler dönemine girilecektir. İşte İkinci Yeni diye andığımız şiirsel oluşum, devlet şairlerini ve devlet edebiyatını süpürerek, geleceğe yeni tohumları taşıma faaliyetine o sıralarda girişir. Şiirin Anadolu’dan İstanbul’a hurucu başlamak üzeredir.
Kemalist proje eğitim kurumlarını yaygınlaştırınca hiç de beklenmeyen bir şey olur. Bürokratik şiir, bürokrasinin şiir gemisi su almaya başlar ve 40’lı yılların şiiri batışa geçer. Köy Enstitüleri girişimi devletin “entelektüel” projesine toplumsal bir taban arayışı idi. Fakat sonuç naif ve hantal bir zekâya sahip, hep köylü ve köyün değerler sistemine bağlı kalacak olan prometeusçuluktur. Buradan daima gericilik edebiyatını ısıtıp pişirecek bir nesil doğar. Köy aydınından köy romanına uzanacak bir akımın neslidir bu. Bu nesilden de ülkeyi yenileyecek adımlar atması beklenmez. Bir anlamda Türk aydınlanması, Türk pozitivizmi Türk skolastiğidir artık.
Devletin bilinç ve programdan yoksun olarak ve durum gereği oluşturduğu eğitim seferberliği düşünce birikimlerini ve yüksek sanat verimlerini Anadolu’ya taşımak zorunda kalır. Bu durum ise artık geri döndürülemez bir çizgi oluşturur. Bunu yaratılan ve yaygınlaştırılan bir enerji değil, filizlenen ve pıtraklar halinde yayılan, yoksul çocuklarının başını çektiği, çevreden merkeze doğru hareket halinde akımlar olarak nitelendirebiliriz. İkinci Yeni’nin sivil ve sıkı şairlerinden Ece Ayhan bunu şöylece belirler: “Bana baka; ‘İkinci Yeni’ (ben, ‘Sıkı Şiir’ diyorum şimdi buna; o başka, ya da ‘Sivil Şiir’) 1950’lerden sonra, Türkçede, taşradan gelmiş ve çok genç parasız yatılıların oluşturdukları hiç beklenmedik, garip bir biçimde de özgün, çağdaş, çağcıl ve önemli bir şiir ve bir düşünce ‘sıçraması’dır; yani 13/15 bir akım.”[1]
Milli Şef’in ideolojisine bağlı, aydınlanmacı bir kuşağın doğru dürüst okuyanın bile olmadığı bir dönemde baş tacı ederek eleştirmenlik kaftanını giydirdiği Ataç için bu şairlerin önemsenecek bir taraflarının olmaması doğaldır. Doğaldır Ataç’ın Cemal Süreya’ya küfretmesi.[2] Çünkü merkezden çevreye yazmayan, üstelik parasız yatılı yetişmiş ve bir türlü Paris’e firar edememiş, sırmasız bu şairlerin yerleşik politikalara hem âlet olmayacakları açıktır, hem de âlet edilseler bile bir işe yaramayacakları. Şiir artık merkezin kontrolünden çıkma yolunda ilerlemektedir. Sistem liberalizasyon ile çözündükçe kendi açıklarını da oluşturmaya başlamıştır. Bu açıkları yamayacak zamana da sahip değildir. Şiir iktidarın gerilediği alanlara sızabilmekte ve kendi öznelliğini ortaya koymaktadır. Sistemin bu şairlere ve bu şiire duyduğu hınç günümüze taşarak sürmekte ve daha da süreceğe benziyor.
İkinci Yeni Fransız gerçeküstücülüğünden beslendiği kadar, bir süre sonra akışının su yolunu Galib’e dek geriye götürebilmiş, iktidar modellemesinin beri planında yer alan “iktidar güzellemesi”ne aldırmamış, sivil, cesur, kabına sığmayan bir tarih anlayışını, karşı-tarihin uzlaşmazlığını ortaya koyma çabası içinde olmuştur. En azından İkinci Yeni’den sonra şiir bu yola mecburi istikamet kabilinden girer. Ve salt bu bile bütün Türk şiir tarihinde en önemli yol ayrımlarından biridir. Çünkü tekilleşen şair öznelliği, artık daha ayrıksı inisiyatiflerin, merkezin çekiminden uzakta yeni oluşumların, daha bireysel ama hodkâm olmayan bir eğilimin seslendirilmesidir artık. Şair düzenin vantrilokluğundan kendini azat eder, yeni bireyselliklerde, bir başka oluş biçiminde karar kılar. Kodlar ve verili bilgi bu şiirin umurunda değildir, bu şairin de...
“Şahane sistem!”
“Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.” der Adorno.[3] Şiir okurunun, yazarının, eleştirmeninin hep birlikte elele vererek ürettikleri yapıntı imgeler vardır. Edebiyat ortamında bu imgelere sıkça rastlıyoruz. Okurun zihnini besleyen ve onu politik davranış içinde, boyutları belirlenmiş ve yönlendirilmiş bir organizma sayan itkiler sistemine de, propaganda mühendislerince planlanmış yahut edebiyat keşişleri tarafından va’zedilmiş okuma ideolojisi olarak bakabiliriz. Her acıdan bir başka acı doğurma kolaycılığı, her yıkımın bir başka yıkımın müjdesini vermesi gerektiği anlayışı bir piyasa olgusu haline gelmiş ve zamanla kötülüklerin kaynağından okurun zihnini ve hatta yazarın kalemini uzaklaştırmaya başlamıştır. Trajedilere alışkın bir millet; önceleri pazarlarda satılan trajik ve güncel, insan ilişkilerinin kaba ve anlaşılır taraflarını serimleyen ve okuyucusunu özdeşleşme krizinde gerdikten sonra tuhaf ve Freudyen bir boşalma ve rahatlama haline sürükleyen halk tipi anlatı örnekleri olan destanları okuyarak, radyo soap-operaları olan arkası yarın’ları dinleyerek ve bugün görsel medya mecralarının tutsağı halinde gözleri televizyona çakılı bir esrime ayininin dervişliği rolünü üstlenerek yaşayan bir millet, böyle bir edebiyat ortamını neredeyse hak ediyor diyesimiz geliyor. Piyasanın biçimlendirici gücü bu karanlık çoğunluk olagelmiştir hep. Bu noktada bizim de Cemal Süreya’dan okuduğumuz bir küçük kıssamız var: Dünyaca ünlü modacı Christian Dior’un ilk mesleği makastarlıkmış. Dior kendi halinde yetenekli bir makastar olarak yaşarken ünlü kumaş fabrikatörü Pierre Boussac (nereden ve nasıl keşfettiği meçhul) onu çağırtarak, kendisini sahibi olduğu gazeteler aracılığıyla ve büyük bir prodüksiyon eşliğinde tanıtacağını ve kısa zamanda dünyanın en ünlü terzisi yapacağını söylemiş. Buna karşılık ondan sadece bir tek isteği varmış. Ünlü patron dediğini yapmış ve Dior kısa zamanda dünyaca ünlü bir terzi olmuş ve sonunda Boussac’ın o tek isteğini yerine getirmiş: modada uzun etek devrini açmış. Tabii Boussac’ın fabrikaları da üretim ve satışlarını ikiye katlamışlar.[4]
Bir okur topluluğunu biçimleyecek ideolojiler, simgeler ve fetişler bulmak zor olmasa gerek. Örnekse Nâzım Hikmet olayının göz yaşartıcı anlatısı... Daha yaşarken fetiş haline getirilir Nâzım Hikmet, kitapları basılamaz uzun süre, el altından okunur. Kitaplarının basılması bir olaydır. Hapse girmesi, hapisten çıkması, yurt dışına gidişi, Moskova’daki sevgilileri, gurbette ölmesi, sonra iade-i itibar girişimleri, mezarının yurda getirilmesi için açılan kampanyalar... Evet, bütün bunlar şairin hayatının gerçekleridir. Ama bize anlatılan bu epopenin içinde şiire ilişkin bir yargıya, bir analize rastlamayamıyoruz. Yine her zaman olduğu gibi spekülatif ortamda unutturulan ve yutturulan bir şey şiir. Her zaman taze kalmasına özen gösterilen ve sürekli ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen bu temcit pilavından bıkan bir okur da yoksa, demek ki piyasa, organizmasını yaşatacak imkâna sahiptir. Şunu görüyoruz ki Adorno’nun değindiği hastalık, bu ülkede bir kurnazlık, yayın piyasasının ve idelojilerin kurtlarınca sergilenen bir bölüşüm savaşıdır artık.
Sözümüzün aslına gelirsek, Türk edebiyatı bir duygu ortalamasının etkinlik alanı haline gelmektedir. Sömürüye açık duygu ortalaması, her yaştan, her kesimden insanı merkezine alan bir kültür kirliliğini Türkiye’nin vasatı kılmıştır. Herşeyin özünden koparılarak köleleştirilmesi, metalaştırılması, hiçbir kıymeti olmayan şeylerin son derece kıymetliymiş gibi gösterilmesi duygu simsarlarının uydurduğu bir yalan ve sadece onların işine gelen bir düzendir.
1950’lerden bu yana olumlu ya da olumsuz yönlerde bir şeylerin değişmeye başladığı bu ülkede, bir yanda resmi şiir/edebiyat görüşünün tellalları, bir yanda piyasa düzeneğinin oyun ve oyuncuları, bir yanda da yazmaya çalışan insanlar bu tuhaf tulûatın dekorunu tamamlıyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder