İBRAHİM ALTUNCU
Alıntı: Lodos Şiir Dergisi, Sayı: 1, Şubat 1998
Türk şiiri 70’lerdeki politik vurgusunu 80’lerde terk ederken, bunu bir kan grubu değişikliği olarak kabul eden “uslanmaz toplumcuların” hışım dolu bakışları altında, “altın çağ”ın habercisi bir hayalet kapıyı çalıyordu. Gerçekte hiç de yabancısı olmadığımız bu hayalet, ülkede yaşanan “küresel değişim”e entegrasyon sürecinin etkilediği bir yaşam biçiminden yola çıkarak, kendince “yeni” şiir estetiğini ve onun şeriatini getiriyordu. Zamanımızın ruhu olan bu hayalet, içeriği boşaltılmış bir devrimcilik olduğu kadar, bitmeyen Tanzimat maceramızın da bir süreğidir. Kapımızın önünden hiç ayrılmayan bu hayalet, bizim arsız arzularımız, vurdumduymazlığımız, konformistliğimiz, yitikliğimiz ve zindanımızdır da aynı zamanda.
Şiiri, uğradığı barajlarda debisini yitiren, savaklardan dökülürken ivme kazanan, sonra yine yatağında uslu uslu akan bir ırmak olarak tasarlayamayız. Ama, dönemsel parlamaları, “işte hayalet yine kapımızı çalıyor” diye niteleyen eleştirmenler ve pazarın diğer “maker”ları her zamanki gibi yine hataya düşüyorlar. Yani dönemsel modaların çattığı yeni ideolojiye uygun ne varsa baş tacı ediliyor. İkinci Yeni şiiriyle kurduğu dirsek temasını reddetmeyen, reddedemeyen 80’lerin şiiri (ve bu noktadan 90’lara uzar bu süreç) kendi başına acaba nasıl bir “parlak zirvedir”? Herşeyden önce 80’lerin şiir birikiminin taşıyıcılarına sorulması gereken bu soruya bir yanıt da biz düşünelim.
İlkin, yaşamı, onun en az bir parçasını, bir yönünü kendi “oluş” serüveninden ürettiği herhangi bir fiille dönüştürebilmeyi becerecek donanımdan yoksun bu şair, kavramları talan edilmiş bu insan, kuşkusuz, salt edindiği “malumat”la yazabilirdi. Türk şiirinin son on beş yılında, bireyin içe dönük edimleri, kışla kapitalizmine uyarlı bir refleks halinde belirdi ve malumat ile çeperlerini oluşturdu. Dil duyarlığının artık şiirsel bir karşılığının da kalmadığını fark eden şairler, sözlüklerden bidonlarla getirdikleri kelimeleri şiirin üstüne boca ediverdiler. Böylece farklılıklarını anlatabilirlerdi belki. İmajları için bir perdahlama fırsatıydı bu aynı zamanda. Dilin deformasyonunu teknik bir deney olarak ele alan ve gerçekleştiren Şeyh Galib’den İkinci Yeni’ye gelen ikili gelişim çizgisinde, gerçekte Türkçe’nin kanına girilmiş değildir. Yapılan, şiir için yeni imkanların aranmasıdır. Ama, dil kaygusu gütmeyen (zaten bunu güdebilecek bir yetkinlik için gerekli olan dil bilgi ve deneyiminden de yoksun olan) şair için dil tuzağına düşmek zorunlu bir sonuç oldu.
“Lavanta” duygularını anlatmak için “levanten” tavırlar içinde, levanten bir dili dayatan bazıları şiir iktidarını ele geçirince, 80’lerin mahmur şafağında doğmuş bazı “delikanlı” şairler için yapacak pek bir şey kalmamıştı. Acaba genç şairlerin bu dilsel tutumlarında, biraz da böyle bir dil açmazına yakalanmış olmanın, yani taşıyıcı-gelenekten geliyor olmanın trajikliği yatmıyor mu?
Geleneği özümsemenin ayırdına varan genç şair, yaşadığı ortam içinde geleneğin karşılıklarını bulamayınca, kendine yapay, özenti bir dünya kurdu. Bu dünyayı inşa etmeye “kelimeden” başladı ve sonunda kelimeden başka bir malzemesinin olmadığını anladı. Artık kurduğu dünyaya onu ifade edecek kelime aramaktan vazgeçen şairler, kelimelerle bir dünya kurma çabasındaydılar. Bu çaba içinde kullanılan kelimelerin ne temsil ettikleri değerler, ne de dünya görüşleriyle bitişip bitişmediği önemliydi. Çünkü toplumun köklerine kuduz tohumlar eken kapitalizm, tüm toplumsal değerleri yok ediyor, edemediğini de kendinden kılarak kuşatıyordu. Katı kuşatılmışlık içinde yön arayan şair, neyi, niçin ve nasıl yazdığının değil, hangi duyarlığı okşadığının okunurluğunu etkileyen ana öğe olduğunu görmüş ve bu doğrultuya yönelmiştir. Şiire özgü bir “aidiyet” alanı tasarlamaya kalkışan şairin, yani yaşamın bizzat içinden, o devinen çekirdekten yola çıkamayan şairin sonunda sığındığı yer kelimelerin büyüsü olmuştur. Buna ek olarak, kapitalizmin hareket memurlarından aldıkları işaretlerle yolculuklarını sürdüren “bir kısım” şair, kendi kültlerinin tartışılmasını bile önleyecek bir iktidar biçimi kurgulayarak “tanrıyla bedenlenmiş” devlet modelinin uzantısı bir imparatorluğun sınırları içerisinde mutlu bir hayat sürüyorlar şimdi. Bu kaba iktidar biçiminin aletleri olan maddi imkanlar, toplumsal statü ve ezber bilgi, çoğu genç “koltukaltı” şairinin de şiir serüvenini belirliyor. Ya yalnız kalacaksın ya da şiir ortalamasında senden de söz edilecek.
Son on beş yılın şiiri kendini ne denli devrimci saysa da, çürük bir sosyo-politiğin üzerine kurulu olduğu gibi, salt kelimelerle berkitilen yapay duyarlıkların dünyasına çağırmaktadır bizi. Bu şiir, bir açıdan gerçekten yeni ve sarsıcı olamadığı gibi, etiğini de ortaya koyamamakta. Şiirsel etiği yaratan her zaman şairin etiğidir. “Nasıl şiir yazılır?” ansiklopedisi ya da teknik uygulama kılavuzu olmadığına göre, şair kendi etiği ile birlikte şiirinin etiğini de kendisi kuracaktır. Etik varoluşunu gerçekleştirememiş, “şiir ortalamasında” kendilerinden söz edilen, adları geçen şairlerin farklı ve devrimci bir şiiri gündeme getirdiklerinden söz etmeleri havada kalan bir iddia. Üstad unvanlı edebi canavarların koltuk altlarında şiirini büyütmeye çalışan ve “şiir ortalamasında” köşe oluşturma çabası içindeki bu şairler, diğer yandan kendilerini vitrine süren bu canavarın pürtüklü derisine ısırıklar atmaya çalışmaktalar. Oysa şiirde var olmanın yolu bu değil. Gelip geçici başarılar, bir-iki ödül, bir-iki havalı salvo yetmiyor buna. Zaman pirincin taşını ayıklıyor. Bugün ayakta duran kimi şairlere iyice bir bakmak gerekiyor. Çok ağır eleştirilen İkinci Yeni’den topu topu birkaç şair kalmıştır şiirimize. Bunların dışında kim kaldı? Örneğin, Tevfik Akdağ.. O günlerin üzerinde durulan bu şairi, bugün hangi genç şairin yer kaplıyor dünyasında? Hadi, Tevfik Akdağ gene bir parça başarılı bir şairdir, ya Asım Bezirci’nin İkinci Yeni Olayı kitabında söz ettiği ve örneklendirdiği İkinci Yeni’nin o kötü izleyicileri.. Kim kaldı onlardan geriye? Demek ki şiir bir etik sorunudur. Dili de ancak bu etik kurar. Dar alanda paslaşan 80’liklere öykünücü ve onları izleyen bir şiirin yaşama şansı kalmamıştır artık. Sanal malzemeyle bezenmiş bir tuluat dekorunun her an değişebilen aktörleri olmaya yazgılı, şiirimizin kimi gençleri eğer etik donanımlarını bir an önce ortaya koymazlarsa sonlarının Akdağ gibi olabileceğinden endişe edilebilir (Akdağ’ı etik dışı davranmakla itham etmiyorum, salt yok oluşuna, yitişine dikkat çekiyorum). İktidar sarhoşluğu içindeki 80’liklerin, iktidarlarının rantını yiyor oluşları gibi, genç şairler de yeni yetmeliklerinin kendilerine sağladığı rızka razı olurlarsa onlardan umudu kesmek gerektir.
Ne şiirin, ne de şairin diyet borcu yoktur. İyi şiir kendisi için diyet borcu biçilmemiş şairden çıkar. Ya da kendine biçilmiş diyet borcunu ödemeye yanaşmayan şairden. Birileri genç şaire “borcunu öde!” diyebiliyorsa, şiirimize getirdiği katkıyı da belgelemelidir. Kapımızın önünden ayrılmayan ve durmadan kapımızı yumruklayan bu hayaletten kurtulmamız gerekiyor. Şiiri dışarıdan yönlendirmeye çalışan mürekkep yalamışların türetilen şiire verdikleri prim, iyi şiiri gölgede bırakmaya yetmese de, kötü, bulanık bir şiir zeminini besliyor. Bu zemin üzerinde tutunmaya çalışan şiirse gittikçe irtifa kaybediyor. Yere çakılacağından kuşku kalmayan bir şiiri kurtarmaya kimsenin gücü yetmiyor. Şair de şiiri de kendi ayakları üzerinde durabilir zaten. Durabilmelidir de.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder